Tarihin En Kasıtsız Yanılgısı: Amerikan Rüyası! – Rafia Duman

Dünyanın renksiz, ağır bir uykuya, can sıkıntısına teslim olduğu zamanlara, Orta Çağ Avrupa’sına doğru yola koyuluyoruz. Önümüzdeki tek harita: Stefan Zweig’in Amerigo’su. Sayfa sayfa, kıtalar keşfeden, haritaları baştan çizen insanların tesadüflerin ağında yükselen öfke ve sevinçlerine, kendi dahli olmaksızın yücelen ünlerine, haksız yerilmelerine ve hiç içinde bulunmadığı masalların başkahramanı oluşlarına tanıklık etmek üzere, zaman içinde bir seyahate çıkıyoruz.

Hiçbir şeyin dönüşmediği, antik çağlardan kalan bilginin bile tozlanarak hükmünü yitirdiği zamanlardı. Sanatsal, felsefi ya da teknik tek bir gelişme olmuyor, yeniliğin gerçekleşeceğine ilişkin hiçbir umut bulunmuyordu. Bu ağır rehavet, insanları huzursuzluğa götürüyor, onlar da manastırlarda iç sıkıntılarını biraz olsun susturmaya çalışıyorlardı.

Yaprak bile kımıldamıyorken, insanlar günlük rutinleri ve manastırlar arasında mekik dokurken, ilahi bir ses onlara pek yakında dünyanın yok olacağını söylemişken, kendilerini manastırlara daha sıkı kapatmaktan başka çareleri yok sanıyorlardı. Dünya git gide küçülüyordu. Bir keşfe, heyecana olan ümit neredeyse tükenmişti. Hayatın devam ettiğine delil, yemek, içmek, uyumak ve ticaretti. Uyuşukluğu üstlerinden atmada ticaret insanlara el verdi. Manastırların kapısı aralanıp, çarşı pazarlara insanlar doluşuyordu. Doğudan gelen esenlik dolu rüzgârlar vardı. Kervanlar ve gidip gelen elçiler yoluyla doğuda sürmekte olan bu müreffeh hayatın temelinde araştıran, yazan, okuyan, gökleri inceleyen, dünyaya ve yeniliklere sırtını dönmemiş bir toplum olduğu öğrenilmişti. Doğudan gelen envaiçeşit baharat, ipekli kumaş bugüne dek değerli bildikleri taş ve mücevherler kadar pahalıydı. Tanrının kızgınlığı geçmiş, dünya beklenen tarihte yok olmamıştı. Dünya yok olmuyordu. Aksine bilinmedik tatlar, görülmedik renklerle keşfedilmek üzere boylu boyunca uzanıyordu.

Merak, insanlığı uzun kış uykusundan ve kapalı kapılar ardından çıkarıyordu. Gemilerine atlayan denizciler, haritacılar, tüccarlar ve geçilmemiş okyanusların ötesinde imparatorluklarının bayrağını dalgalandırmaya ant içmiş kâşifler zenginliklerin sihirli ülkesi Hindistan’a uzanan yeni, tehlikelerden ve yabancılardan uzak bir yol arıyorlardı. Kolomb, bu yeni yolu bulacağına, Hindistan’dan değerli hediyelerle döneceğine çok emindi. Bunun için önceden denenmemiş olanı deniyordu. Hindistan’a ulaşmak için doğudaki uzun ve korkutucu yola değil, hiç gidilmemiş diğer okyanusu geçmek amacıyla batıya yöneldi. Çok geçmeden de Kolomb’un Hindistan’a vardığı, burada irili ufaklı binlerce ada keşfettiği ve hatta bu adalara verecek kadar çok sayıda aziz ismi bulunamadığı haberleri yayılıyordu. Haberin vardığı her yerde coşku ve heyecan yaşanıyordu.

Bazen bir hedefe öyle odaklanırız ki, daha görkemli bir sonuca ulaşmış olsak bile kendi küçük hedefimize körü körüne bağlı kalırız. İşte, Kolomb da Yeni Dünya’ya ayak basmış fakat Hindistan’da olduğu iddiasından ömrünce hiç vazgeçmemişti. Bizim hikâyemizin kahramanı Amerigo Vespucci işte bu yanılgının başladığı yerde öykümüze dâhil oluyor. Ticaret amacı ile yollara düşmüş, yapıldığı şüpheli iki yolculuk ile haritalar hakkında fikir sahibi olmuş Vespucci, Kolomb’un ayak bastığı bu karanın Hindistan değil de yeni bir kıta olabileceğini yazmıştı, ya da bize ulaşan teyitsiz bilgi bu yöndeydi. Görmüş, geçirmiş ve maddi kayıplardan sonra yaşamını idame ettirme yolunda gemide kendine bir iş bulmuş, sıradan bir Floransalıydı, Latince adı ile Albericus Vespucius.

Tarihin En Kasıtsız Yanılgısı: Amerikan Rüyası

Kolomb’un vardığı yerin Hindistan olmayabileceğini iddia etmişti, hepsi bu. Bu haberin heyecanı öylesine hızlı ve kontrolsüzce yayılıyordu ki, matbaalar bu gelişmeyi basmak için birbiri ile yarışıyordu. Bir matbaacının hevesle doldurduğu satırlar tarihi bir yanlışlığı doğuruyordu. Yanlışlıklar silsilesinin ilki, tam da bu broşürle başlıyordu. Sonunda o meşhur dört sayfalık broşür sokaklarda, bilim dünyasında, evlerde ve okuma yazma bilinen her yerde heyecanla karşılanıyordu.

Peki, nasıl oluyordu da, Vespucci, ömrü boyunca ayak basmadığı bir karaya, bugünün rüyalar ülkesine kâşif ilan ediliyor, kendisine ölümünden sonra kavuştuğu bir ün layık görülüyordu? Onun ön adı ile vaftiz edilen bir kıta bugün dünyanın parlayan yıldızı haline nasıl gelmişti? Basit bir matbaa hatası, yayınlarda yapılan yazım yanlışları buna sebep olabilecek denli kuvvetli hatalar mıydı? Bu soruların cevaplarını kitapta bulabiliriz elbette. Kısaca kasıtsız yapılmış basit hataların, yazarın adını yanlış basan matbaaların, yerel yöneticisine şirin görünmek isteyen bir küçük bilim adamı grubunun tarihte bu kadar büyük bir yanılgıya sebep olacağını bilemeden, yaptıkları yanlışlıkların sonucunda böyle olduğunu anlıyoruz.

Pek çok tarihi kitabın aksine, bu kez kitabı kapatırken kesin bir hüküm ile bitirmiyoruz yolculuğu. Kolomb’dan yana olmuyoruz, Vespucci’ye ölesiye taraftar değiliz. Gerçekte hayat boyu pek çok kez karşılaşmış, iş birliği yapmış iki adamın, Vespucci ve Kolomb’un, dünyadan göçüp gittikten sonra şiddetli bir kavganın tarafları olarak anılışının, bu göz kamaştıran ünlerinden de kendilerine isnat edilen kavganın varlığından da bihaber dünyadan ayrılışlarının ironisiyle bitiriyoruz yolculuğumuzu.

“ Çünkü her keşif, her buluş sadece onu bulanla değil, daha ziyade bu keşfin etkin güçlerini tanıyanla geçerli sayılır.”


Amerigo, Stefan Zweig, Can Yayınları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir