Mürebbiye ve Dünya’nın İntihar Başlangıcında Zweig!

Düşleri barış ve iyilik olan, kendini hiçbir yere ait hissedemeyen, dünyalı bir yazar Stefan Zweig.

İnsanlık, İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte kendi kendini yok etmenin düğmesine basmıştır. Aydınlanmayla birlikte empati yeteneğini kaybeden, başkalarının acısına bakamayan ya da sadece kendi tarafına bakarken ötekileştirdiği tarafı kesip biçen, yok eden sistem, Erasmus’un çığlığını duymamış, görmezden gelmiştir. Aydınlanma, ilk çıkış noktasından uzaklaşıp ürettiği her türlü kötülüğü kendine çevirmiştir. İnsanın ya da doğanın yapısıyla delice oynanırsa, Tragedyaların geri dönüşünü engelleyemeyiz.

Dünyanın gidişatını yeniden kurgulayabilsem, akılla değil duygularla kurar, aklı da duyguların hizmetine sunardım. Daha sağlıklı, daha adil, daha etik dolayısıyla daha empatik bir dünya için yüreğin devrede olması gerek. İnsanı insan yapan akıl değil, ki akıl her canlıda var, duygularıdır.  Aydınlanma, insanı bireyselleştirecek derken bencilleştirdi, egoları yükseltti. Kendini üst perdeden görmeye, ifade etmeye başlayan insan, toplumsallaşamadan, birbirine dokunamadan patlamanın içinde buldu kendini.

Zweig gibi bugünleri önceden görenlerin, umudunu yitirenlerin intihar nedenleri, Hitler’in fikirlerinin kalıcılığının verdiği karamsarlığın yanı sıra -bana göre en önemlisi- kendi hümanist dünyasının asla bir daha var olmayacağı düşüncesiydi.

O gerçek bir dünya vatandaşı, birleştirici, iyi bir yazar ve hümanistti.

Zweig’in genellikle çoğu eserlerinde aydınlanMIŞ uygarlığın tüm hiyerarşik yapılarının bir eleştirisini görürüz. Yaşadığı çağın bunalımını, sıkıntı ve isyanlarını en iyi şekilde yansıtır. Bireyin varlığını hiçe sayan, toplumsal kurallara karşı çıkan eserlerdir bunlar.

Zweig’in diğer kitaplarında aldığım zevki Mürebbiye’de de aldım. Bir eseri okurken aldığım haz ise, bana göre o eserin iyi olduğunu gösterir ki bu haz dil, estetik ve psikolojik çözümlemelere yaslanır, bizi yoğun duygularla sarar.

Mürebbiye ve Dünyanın İntihar Başlangıcında Zweig

Mürebbiye adlı kitabında aynı adı taşıyan öyküsü, hiyerarşinin baskılayıp ötekileştirdiği kadınları anlatır. Kurgusuna olağan yaşam deneyimleri yansır. Orada mürebbiye ve çocukların hayatlarını denetleyen katı ahlâk anlayışını görürken çocukların psikolojik dünyalarının nasıl altüst olduğuna şahit oluruz: “İçlerine bir huzursuzluk ve belirsizlik duygusu çöktü, çevrelerindeki herkese karşı yoğun bir güvensizlik hissediyorlar. Kendilerine söylenen hiçbir şeye inanmıyor, her sözün arkasında bir yalan ve kasıt arıyorlar. Bütün gün etraflarını izleyip gözetliyorlar, her kıpırtıyı her titremeyi fark ediyor, her sesi duyuyorlar,” diye anlatır ve devam eder, “Çocuklara özgü inanç, o neşeli ve kayıtsız körlük onları terk etti.”

Çocukların kirlenerek çabuk büyümesini şu satırlarda ne güzel özetlemiş: “Etraflarının yalanlarla çevrili olduğunu anladıklarından beri katılaşıp sinsileştiler, yalancı ve hilekâr davranmaya başladılar. Anne babalarının yanındayken sahte bir çocuksuluğa bürünüyor ve sonra ani bir taşkınlığa kapılıp hareketleniveriyorlar. Asabi bir huzursuzluk tüm varlıklarını sardı…” Yine çok beğendiğim bir cümle; ”Çocukluklarının o neşeli rahatlığından bir uçuruma düşercesine çıkıverdiler.” Yine, “Dünden beri çocuk değillerdi artık. O öğleden sonra birkaç yaş birden büyüdüler.”

Yaz Novellası adlı öyküsü, hiç çalışmamış, asil, zengin, eğitimli, yaşlı bir adamın, aynı otelde karşılaştığı on altı yaşlarında bir kızı baştan çıkartacak mektuplar yazmasını konu edinir. Sürekli gezinen, sabit bir yerde durmayan kahraman için yazar şöyle bir cümle kurar: “Korsan gibi, ama seçkin bir tarzda, bütün kentlerden değerli şeyler toplayarak dolaşan bir güzellik avcısıydı o …”

Hayatında hiçbir şeyi iki kez tekrarlamayan adam ikinci kez yine aynı tatil beldesi Cadenabbia’ya şaşırtıcı bir şekilde aynı otele gelir. Kuzey Almanyalı bir ailenin çok da güzel olamayan kızlarıdır oynadığı. Kızın ilk gençlik yıllarında henüz yeşerme halindeki dizginsiz, hedefsiz tavırları, belli bir şeye henüz sahip olamamanın verdiği canlı bakışları, evrenle huzurlu huzursuz çatışmaları yaşlı adamın içinde kıpırtılara yol açmıştır. Bilinç düzeyinde merhamet tarzında hissettikleri aslında yaşlılığından dolayı cesaret edemediği platonik aşkın itkisidir. Avcı olarak başlattığı oyunda av olmuştur.

Geç Ödenen Borç adlı öyküsü, genç kızlığında uzaktan âşık olduğu tiyatro sanatçısıyla yıllar sonraki karşılaşmalarını anlatır. Okul yıllarında aynı oyuncuya âşık olan yakın arkadaşına yazdığı mektupta anlatılır tüm olaylar. Birbirini kıskanmadan ikisi de aynı kişiyi severler. Sanatçının oynadığı Grillparzen’in Sapphosu’nda canlandırdığı Phaon’u izledikten sonra âşık olmuşlardır.

Oyunda Sappho ödül almış, sanatının zirvesinde bir şairdir. Ödül töreninde güçlü, yakışıklı, bilge ve birçok güzel özellikleri olan birisi diye tanıttığı genç Phaon’u halka gösterir. Sappho, sanatı ve sanatçıyı zirveye oturtur ama yanına aldığı Phaon halktan yani yaşamdan gelmektedir. Sappho, sanatla hayatı birleştirmek ister, çünkü kendisi zirvede olsa da halktaki canlılığı yaşamak ister, bunun için acı çeker.  Daha sonra aşkını, halktan biri olan hizmetçisine kaptırır. Tanrılara isyan eder, sanat, hayat karşısında yenilmiştir. Bir sanatçı olarak bu durum karşısında isyan eder, baş kaldırır. Phaon zirveden inmiş halkın arasındadır artık. Yaşlı oyuncu Sturz’un da kaderi ondan farklı değildir. Müdürün eşine ilgi duyunca tiyatrodan atılmıştır ve bir zamanlar babasının yaşadığı köye geri dönmüş, huzur evinde kalıyordur. Parasız pulsuz, adeta dilenci gibi yaşar. Otelde, bir zamanlar oyunculuğunun iyi bir yerindeyken ona âşık olan, toplumsal konumu halkın üstünde olan birisi tarafından yeniden onurlandırılır, ona maaş bağlanır.

Kadın ve Yeryüzü öyküsü ise Zweig’ın bu kitapta kendini en çok yansıttığı öykü bence. Kadın ruhuna da sahip olan yazar, kadın ve doğayı bir bütün olarak görmüş ve bu bütünlüğün içinde yitip gitmenin çok hoş olduğunu düşünmüştür her zaman. Kadını toprağa yani yeryüzüne benzetir. Gök ise erkektir. Bu inancını şu cümlelerle çok iyi ifade etmiştir, “Gök, yeryüzünü şimşeklerle kucaklıyor, gümbürdeyerek toprağa varıyordu ve iniltilerle dolu bu karalığın içinde, üsttekiyle alttakinin iki cinsin arasında olduğu gibi çılgınca iç içe geçişi vardı. Ağaçlar hazdan inliyor, ufuk ışıltısı giderek artan şimşeklerle örülüyordu, gökyüzünün sıcak damarları açılarak kıvılcımlar saçıyor ve sel yollarının ıslaklığına karışıyorlardı…” Çok sıcak yağmursuz bir yazı ve doğanın olduğu kadar insanların da aynı sıkıntıyı nasıl çektiklerini; susuzluğu, can sıkıntısını, soluksuz kalışı anlatır. Gece odasına gelen kadın için, “Yanıma yaklaşan bir kadın, bir insan değil de gecenin ve kendini bana açan, susuzluktan kavrulmakta olan acılar içindeki yeryüzüymüş ve onu bana, çektiği azapla kıvranan toprak bu tuhaf ve olağandışı gecenin içinden bir haberci olarak göndermiş gibi hissediyordum,” der. Yağmurun yağmasıyla da tüm canlıların değişimini okuruz bu öyküde.

Stefan Zweig, öykülerinde olayların, kişilerin, onların davranışlarını, iç dünyalarını en ince ayrıntısına varıncaya kadar; yalın, vurucu ve ustalıkla anlatır. Her zaman tüm yapıtlarında doğruluğa ve insancıllığa dikkatleri çekmiştir. Her şeye hümanizmin penceresinden bakmış, hiyerarşik yapılara karşı çıkmıştır.

Gönül Ocak
romankahramanları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir