Bir Çocukluk Düşü(şü), Bir Yoksunluğun Evrimi… – Berna Terziahmetoğlu Demiryol

Kendini sevgiye vermenin bizim geleneğimizce güzel olan tek bir yolu vardır: Seven bir insanın her türlü köleliğe katlanması onu küçük düşürmez, ayıp sayılmaz; bu gönüllü köleliğin de gerçekten utanılmayacak biricik şekli erdem uğruna köle olmaktır. Biz şöyle bir kanun ortaya koymuşuz; insan kendini birine kul köle ederken onunla daha üstün bir bilgiye, daha üstün bir erdeme ulaşacağına inanıyorsa, bunda hiçbir kötülük yoktur.”

Platon – Şölen

Bazı şeyleri yok farz eder, “bu kadarı da fazla…!” diyerek göz göze gelmemeye çalışırız. Sanki çok sırra vakıf gibi, sanki yaşamın bütün perdelerini görmüş gibi tepki veririz; özellikle konu aşk ise. Bu kadar ulvisinin sadece kitaplara konu olduğunu düşünüp üzerinde fazla durmayız. Oysa aşka gelirsek, herkesin söyleyecek sözü vardır. Peki konu edilen, kitaptaki kadar derin ve hatta yakın çevremizde yaşansa derhal bir uzmana danışılması gerektiği söylenecek bir aşksa eğer, neler geçer saklı bahçemizden?

Antik Yunan’ın en ilham veren filozoflarından olan Platon’un üzerine düşünüp kaleme aldığı aşkla ilgili saptamaları, farklı düzlemde Stefan Zweig’in “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” isimli novellasında karşımıza çıkar. Aşk romanı denince ilk akla gelenlerden biri olan Tolstoy klasiği Anna Karenina’nın etkisine, kısa ama vurucu bir şekilde bu uzun öyküde de rastlarız.

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, 20’li yılların başlarında Viyana’da bir kadın tarafından, hayatı boyunca tutkuyla sevdiği yazar R.’ye, çocuğunu kaybettikten hemen sonra yaşamını sonlandırmak üzereyken yazılmış bir mektubu anlatır. İlerleyen bölümlerde anlaşılır ki çocuk ikisinin ortak çocuğudur ama adam kadının kendisine duyduğu aşktan habersizdir. Kadının çocukluk, gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde bir araya gelirler ancak R. her karşılaşmada farklı biri ile birlikte olduğunu düşünür. Kadın özellikle duyguyu adama yüklemekten kaçınır ve kendi duygularının dümeniyle yaşamını şekillendirir.

Bu şekillenme nasıl bir yol izler? Hangi fazlardan geçilir? Akılla açıklanamayacak kadar derin bu aşk, nasıl bir bilince evrilir insanda…..?

Bir Çocukluk Düşüşü Bir Yoksunluğun Evrimi

Bu kadının tutkulu aşkını biraz anlayabilmek ve sırrına ermek için ait olduğu sosyal sınıf, aile hikâyesi ve çocukluktaki duygu durumuyla ilgili ipuçları yakalayabiliriz. Kadın, hayatını kaybetmiş bir sayıştay denetçisinin kızıdır. Küçük yaşta baba kaybı ve varlığı belli olmayan, matemden çıkamamış bir anneyle, bu ortamın yarattığı yalnızlık hissiyle geçirir çocukluğunu.

“Yeryüzünde hiçbir şey kuytuluklardaki bir çocuğun fark edilmeyen sevgisiyle karşılaştırılamaz; çünkü bu sevgi, yetişkin bir kadının tutkulu ve bilinçaltında hep talep eden aşkının hiçbir zaman olamayacağı kadar umarsız, kendini karşısındakine hizmet etmeye adayan, boyun eğen, hep pusuda yatan, tutkuyla yoğrulmuş bir sevgidir. Sadece yalnızlık çeken çocuklar tutkularını bütünüyle, dağılmaksızın koruyabilirler.” (Syf.12)

Babanın kaybıyla sosyal sınıf değişikliği yaşanır. Burjuva yaşam tarzından kopup yoksul mahallede avam sınıfla bir arada yaşamak zorunda kalırlar. Bu donuk, bulanık ve kaba ortamı apartmana yeni taşınan R., varlığının tüm ışıltısıyla aydınlatır. Davranışları, kültür seviyesi, giyim tarzıyla R. küçük kızın bir nevi yaşamla ilgili ölçü birimi olur. Yaşam kalitesini R.’ nin gustosuna göre belirleyen kız için bu aşk bir amaca dönüşür. Platon’un “Şölen” adlı eserinde Socrates’in ağzından vurguladığı gibi aşk burada bir eksikliğin karşılığı gibidir. Kız, -bilinçli ya da değil- duygusunu “kendinde olmayana” çevirir.

Belli bir zaman sonra anne, bir tüccarla evleneceğini ve şehir değişikliği yapmaları gerektiğini kızına bildirir. Şehir değiştirirler ve bu değişikliğe adapte olamaz küçük kız. Artık kendini bütün yoksunluklar içinde toplum dışı hissetmeye başlamıştır. Bir süre sonra sırf sevdiği adama yakın olmak için Viyana’ya geri dönüp kendi parasını kazanmasıyla bir süre şehirde kalır. Bir şekilde karşılaşırlar ve yemeğin ardından eve gitme teklifine bir genç kızdan beklenmeyecek tereddütsüzlükle olumlu yanıt verir. Bu olağandışı durumu sezer adam. Genç kızlığında yaşanan bu tuhaf gece, yıllar sonra artık çocuğu dünyaya gelmiş bir kadınken bir gece klübünde karşılaşıp geceyi birlikte geçirmelerine kadar uzanır.

Bu süreçteki en dikkat çekici kırılma, kadının maddi zorluk içinde çoçuğunun doğumunu bir yoksullar evinde gerçekleştirmesidir. Yoksul bir mahallede geçen çocukluğunda yaşadıklarını, aynı yoksunlukları, ikisinin ortak çocuklarına yaşatmamak için varlıklı erkeklerle birlikte olarak ve onları kendine aşık ederek oğlunun aristokrat bir eğitim almasını sağlamıştır. Hiçbiriyle evlenmez çünkü R’nin ilk çağrısında özgür olabilmek için kimseye söz vermek istemez. Onun âşık olmadığı adamlara tahammül etmesini sağlayan tek gayesi oğlu için kurduğu idealidir.

Bu, bilinmeyen kadının idealidir. Karakteri üzerinde çalışırken örgünün bütününe bakarak anlıyorsunuz ki R., yaşam ideali yolunda bir bahanedir kadın için.  Oğlunu, kendi babasını kaybetmeden önce yaşadığı hayatın daha da üstüne çıkarabilmek için onur, gurur ve namus gibi kavramları yok sayarak ütopyasına tutunur. İlk bakışta bir aşk mağduru gibi görünen kadın tam bir güç timsalidir.

Peki günümüzün duygu kalıplarıyla ve gerçekliğiyle örtüşmeyen bu aşkın çekirdeğini ne doldurur? İnsanüstü bir güçle hem yıllarca aynı adama aynı duyguyla bağlanarak, hem zor koşullarda bir çocuğun geleceğini sağlamaya çalışmak hangi bilgiyle açıklanabilir? Aslında Zweig bize Antik Yunan’dan beri tartışılagelen bir kavramı sorgulatıyor “Bilinmeyen bir Kadının Mektubu” ile. “Aşk” olgusunun derinliklerine inerek ve insan psikolojisini çarpıcı bir şekilde gözlemleyerek düşünsel yapıtlar veren Platon da adı ile anılan Platonik Aşk kavramını sokmuştur felsefe literatürüne. İdeal toplum hayalini yazıya döktüğü “Devlet” adlı eserinden türeyen kavram, öncelikle bir ölümlüye yönelen ancak zamanla bedeni aşan bir kusursuzluk arayışının sonucu olarak idealar dünyasına ulaşma arzusunu belirtir. Cinsel aşk yaşansa bile zamanla tanrısal bir ölümsüzlük arzusuna evrilir. Açığa çıkan felsefi bir bilgidir. Platon için “iyi” idesi her şeyin üzerindedir ve ulvi olana ulaşmak için cismi olan bütün güzelliklerin ötesine geçmek gerekmektedir.

Zweig bizi “mutlak” olanın büyülü ortamına Platon’un yüzyılları aşan bilgisiyle sürüklüyor. Öykünün içine girildiğinde garip bir özdeşlik seziyorsunuz. Platon hocası Sokrates’ın infazından sonra yaşadığı kenti terkedip kendi düşünsel çalışmalarına ağırlık vermiştir. “Devlet’ adlı büyük eserinde bir ideal toplum hayali vardır. “Bilinmeyen Kadın”da da bir baba kaybının ardından gelen şehir değişikliği ve ilerleyen evrede çoçuğunun geleceğini eksen alarak ideal, insani bir yaşam hayali görürsünüz. Yani büyük bir kayıp, içteki “iyi ve parlak yaşam” düşü ile birleşerek bireyi ideale götürür. Bu ideal bilimsel bir çalışma, iyi bir edebiyat ya da Sanat eseri olabilir, belki bir kişinin yaşamında iyiliklere vesile olursunuz ya da kendi bilgisine sahip çıkan bir çocuk yetiştiririz. Hepsi iyidir ve güzeldir, R’nin birlikte oldukları son gece dediği gibi : “İyi olan şey unutulmaz. Seni unutmayacağım.” Evet, unutulmamaktır insanoğlunun arzusu. Zamanda iz bırakmak, daha doğrusu zamansız olmaktır. Kötünün unutulmaz olduğu savunulur her zaman. Uzun vadede sabırla o ütopya ülkesinde “iyi” unutulmaz, hep kalır.

Oğlunu kaybeden kadın için yaşamın bir amacı kalmamıştır. Mektubun sonunda Tanrı inancı olmadığını, tek inandığı şeyin aşk olduğunu vurgular ve yaşamına son verir. İnandığı tek şey parlayan, ışık saçan, refah olan her şeydir. Güçlü kişiliğini aşkı ve kendi ölümüne karar verişiyle perçinlemiştir.

Platon’un gerçek aşka dair söylemine tarihteki kanıtlarından biridir Mevlâna ve Şems’in ilişkisi. Aşk dönüştürücüdür. Gerçek aşk, ruhsallıkla ilişkili olup, bu sayede insanlık alemine rehber eserlerin ve üretimlerin çıktığı bir bilinç düzeyidir. Batı Edebiyatı’nın büyük ismi Zweig bizi mutlak aşka götürdüyse biz de Doğu mistisizmin en özel isimlerinden Rumi’den bir alıntıyla bitirelim:

“Zannedilir ki
Aşk,
iki tenin buluşması ile anlamlı olmakta.

kapalı gözlerle bakılan ve görülen şey değildir aşk.
Aşk, yanmak ve gözlerde yaş olup akmaktır ki…”


Kaynak: romankahramanlari.com

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Stefan Zweig, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Yunan Düşüncesi 3 : Platonik Aşk – Kaos GL
Mesnevi – Mevlana Celalledin Rumi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir