Anlamıyorsan, Anlamı Yok! – Emrah Sağlam

Cesarete silah kuşananlar tutkularını giyinmişlerdir üzerine. Zira tutku, cesaretin kılıcıdır. Yaşamak tutkulardan var olma biçimi, hayat da tutkulardan yapılmış geniş bir zaman dilimi. Tutkular için var olmayacaksak, niye varız öyleyse?

Roman Kahramanları, Zweig dosyası dediğinde oldukça heyecanlandım. Bununla ilgili söyleyeceklerim vardı çünkü. Benim tutkularım da söyleyeceklerimdi. Hayatımı, tutkularıma adadım.

Bir arkadaşım, biriyle beraberken, başka birine âşık olduğu ve ondan ayrılmak istediğini söylediğinde, en yakınları dâhil herkes tarafından öyle yalnız bırakılmış, öyle suçlanmıştı ki; ne yapacağımı, ortak çevremize ne tepki veremeyeceğimi bilmeden, durmaya çalışmıştım yanında. İnanın ki bu durum, en az onun yaşadığı şey kadar zordu.

Aradan bir zaman geçti ve Mrs C. ile tanıştım.

Sevgili Mrs. C.,

Senin sayende, hak etmediği suçlamalara maruz kalan birinin yanında olabildiğim, olmaya çalıştığım için iyi hissettim kendimi. Seni okuduğum her satırda, hiç beklemediğim bir yerde, sevdiğim biriyle karşılaşmanın sevincine sarıldım sıkıca.

Gidene neden gidiyorsun diye sormamalı. Şayet biri gitmeyi göze almışsa salıverin, gitsin. Kalması, gitmek istediği şeyi düşünmek olacak. Ve kalırsa, hızla başka bir şeye dönüşeceksiniz onun gözünde. Elbette bazen kötü sonuçların pişmanlığını yaşayacak ama gene de tutku duyduğu şeyin peşinden gittiği için teselli edecektir kendini.

-İstedim ve yaşadım. Kendi seçimlerimin kurbanıyım ya da kahramanı?

Tüm kalbimle söylüyorum ki, tutkusunun peşinden giden biri suçsuzdur benim gönlümde. Hepimizin amacı yargılamadan dinlemek olmalı. Yargılamadan dinlemek…

Zweig, Bir Kadının Hayatından 24 saat isimli eserinde tam da bu konuyu ele alıyor. Saplantılarımızın ve dayanılmaz arzuların sınırları zorlanıyor adeta. Kitabın genel gidişatı incelenecek olursa apaçık psikolojik bir öyküden bahsediyoruz denilebilir. Gözden kaçmaması gerekir ki psikolojik öyküler yorar genelimizi. Bu yorgunluğun içine kurulan kelimelerle, bir sonraki bölümün merakı uyanıyor zihnimizde. Bir okurun başına gelebilecek en muazzam şey bu.

Zweig, bu yapıtı için 1920 sonlarında Avrupa’nın kibar tabakasının, ikiyüzlü ahlak tavrına dikkat çekiyor. Mekân için de gene konuya bağlı olarak muhteşem atmosferi ile Fransız Riviera’sı seçilmiş. İlgili dönemin kaleme aktığı sosyolojik yapıya bakarsam, bugünden farksız demeye şaşırmamak lazım, hele ki önyargılarla dolu bir sürü fikir saklıyken zihnimizde! Dinlemeden, kaçarak, insanlar hakkında başka başka fikirler doğurarak içinde; çoğalanlar, ne yazık size.

Sahip olduğu her şeyi öteleyip bir erkeğe bakışın, yabancı birine olan cesaretin, kazanma hırsıyla dolu bir genci dizginleyişin, hatta bir kadının merhametinin ancak bu kadar zarif anlatılabileceğine şahit oldum.

Şahsen bir kadının özgürce ve tutkuyla içgüdülerinin peşine takılmasını, genellikle alışıla geldiğini halde onu gözlerle aldatmasından daha dürüst bulurum.”

Zaman zaman bu öykünün Zweig değil de bir kadın tarafından yazıldığına salık verdiğim de oluyor. İnsan hemcinsinin yerine koyuyor da kendini, karşı cinsle duygudaş olmak zor olsa gerek. Anne olmayan birinin, annelik duygusunu anlaması mümkün müdür? Ya da dost olmanın ne olduğunu bilmeyen biri, karşısındaki kişinin kalbinde Can bulmayı ne kadar anlayabilir? Anlayabilir mi? Anlayamıyor.

Olay 1900’lü yılların başlarında Fransız Riviera’sı kıyısında farklı milletten burjuva sınıfına mensup insanların konakladığı küçük bir pansiyonda başlar. Otele genç bir Fransız’ın yerleşmesi ile birlikte, sessiz sakin hava tamamen değişir. Genç adam son derece yakışıklı, kibar nazik ve vakurdur. Zengin sınıfta görülmeyecek kadar fazla erdeme sahip olması, özellikle kadınların ilgisini çekmesine neden olmuştur. Lyonlu şişman bir iş adamının iki çocuklu ve kendi halinde karısı, Henriette ile vakit geçirmeye başlayan genç adam, küçük bir çay sohbeti ve akşam yürüyüşünden sonra Henriette ile birlikte sırra kadem basar.

Genellikle monoton bir hayat yaşayan insanlar için böylesi bir durum kriz etkisi yaratmış, sabahlara dek sürecek tartışmaların yaşanmasına neden olmuştur. Otuz üç yaşında olan Bayan Herniette’in, iki çocuğunu ve kocasını bırakarak henüz birkaç saattir tanıdığı bir adamla aniden ortadan kaybolması; kimileri tarafından, sorumsuzca, kimileri tarafından da şuursuzca değerlendirilirken, hiç kimse ona anlam vermeye, onu anlamaya çalışmamıştır. Mrs. C. dışında.

Hele ki otelde konaklayan Alman bir konuğun ”Bir yanda gerçek kadınlar vardır. Bir yanda fahişe ruhlu kadınlar, Bayan Henriette bu ikinci tip kadınlardan biriydi” yorumu, Stefan Zweig’in kitaba damgasını vuran, en can alıcı tespitlerin yer aldığı şu muhteşem sözleri sarf etmesine neden olur;

Herkesçe malum olaya, bir kadın yaşamının bazı anlarında, kendi iradesi ve denetimi dışında gizemli güçlerin etkisinde kalır şekilde olumsuz yaklaşmak, aslında yalnızca kendi içgüdümüze ve doğamızın şeytani yönlerine karşı duyulan korkuyu ifade ediyor.”

Devam eden tartışma boyunca yazar Henriette’i tüm eleştirilere karşı savunarak yaşanan öfkenin sonunda ortaya çıkabilecek çirkinliğe işaret ediyor. Bana kalırsa oradaki birçok insan Henriette kadar cesur değil ve tüm bu tepki bu yüzden.

Tartışmanın gittikçe boyut değiştirmesinden endişe eden Mrs. C. uzlaşma sağlamaya çalışır. Mrs. C., empati dolu yaklaşımından dolayı yazarla alakadar olmaya başlar. İnsanlara karşı mesafeli olan bu kadın, zavallı ve mutsuz olduğu anlaşılan Henriette’i küçümseme hakkını kendinde görenlere karşı çıkan yazara hayranlık besler ve var olan tavrın ne kadar yanlış olduğunu, yaşadığı benzer bir olayı anlatarak göstermeye çalışır. Oldukça başarılı olduğu, sonlarda karşımıza çıkan kabulleniş tablosunda ölçümlenebilir.

Mrs. C.’nin bilgeliği; kumarhanede gördüğü kendinden yaşça küçük birine duyduğu tutkunun onda bıraktığı dağ gibi izlerin sessizliği… Bugün kelimelere böyle sakince dökülen adam, bir zamanlar Mrs. C. için tüm benliğinden vazgeçme sebebiydi. Bazen tutkuya koşmak hata olabilir demiştim, Mrs. C. bu hatanın kıyısından şansı sayesinde dönüyor. Ancak buradan çıkmaması gereken sonuç şudur ki: Mrs C. kumarbaz bir adamın peşinden gitseydi dahi onu yargılama hakkına hiç birimiz sahip değildik.

Hiçbirimiz hiçbirimizi yargılama cüretine sahip değiliz, bazen Can’ımız yansa bile.

Bir kitabın sayfasında karşımıza çıkan bu karakterler, tam olarak hayatımızın içinde. Yazılan her sayfa gün gelir kocaman adam olur çıkar karşımıza, bir daha yapacak mısın diye sorar, illa.

Görüşmek üzere.

Emrah Sağlam
romankahramanlari.com


Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Stefan Zweig, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir